Bülent Ersoy’un LGBTİ Aktivizmi Üzerine

Sizlere Bülent Ersoy’u tanıtarak başlamama gerek yok, hepinizin yakından tanıdığı bir isim. Bir diva o. Hem en çok sevilen, hem de nefret söylemlerine en çok kurban giden, ödüllü bir sese sahip sanatçımız. Fakat transseksüel kimliği daha önde, e cinsel devrimini yaşayamamış ülkelerden ne bekliyorsunuz ki? Akıl fikir süreki “ORADA”

Madem ki konumuz lgbti ve aktivizm, o zaman Sn.Ersoy’un cinsiyet kimliği hakkında ufak birkaç kelam ile tartışalım isterim.

Malumunuz, ondan öncesinde cinsiyet değiştirme nedir bilinmezdi. Bülent Ersoy’da ortaya çıktığı zaman, herkesin önünde cinsiyet geçişini yaparken de insanlar anlamadı. Zeki Müren’in “eşcinselliğiyle” karıştırdılar, transseksüellik nedir bilemediler. Ona da sapık dediler, yoldan çıkmış dediler. Fakat o vatanını, herkesi sevmeye ve kucaklamaya devam etti. Fakat sadece heteroseksüeller mi laf etti?

LGBTİ bireylerle muhabbetiniz nasıldır bilmem. Kendini kabullendiğini sanan, transfobisini de yendiğini düşünen bazı eşcinsel dostlarımız Bülent Hanım’ın bizler için hiçbirşey yapmadığını, tam bir bencil olduğunu söylüyor. Gerçekten öyle mi sizce de?

İngiltere’de operasyon geçiriyor, Türkiye şok oluyor. Geri döndüğünde sahne yasaklarıyla vesaire uğraşırken bir de ne oluyor? Turgut Özal döneminde bir cinsiyet değiştirme yasası çıkıyor ve artık Türkiye’deki transseksüeller de “istedikleri cinsiyetin kimliğini” alma hakkına sahip oluyor. Aslında trans bireyler için en temel kazanımı Bülent Ersoy tek başına yapmış bir kadın. Hatta ilk zamanlarda bu yasaya Bülent Ersoy yasası da denirmiş. E bence bu da “hiç uğraşmamış” birine göre oldukça büyük uğraşlar. Türkiye’de ilk cinsiyet değiştiren insan, bir tür aydınlanmaya da sebep oluyor işte. Ha o zamanlardan bu zamana bir şey değişti mi? Değişmedi.

bülent ersoy kadın tırnak

Zaman konusuna takılmışken, zaman hepimizi yaşlandırdığı gibi Bülent Hanım üzerinde de bir etkisi oldu tabi. Yılların mücadelesinden artık yorulmuş, ki hala en ufak bir “gözler önüne” gelmesiyle bile türlü transfobik hakaretlere uğramakta. Başörtüsü takıp sahneye çıkarken, makyajsız görüntülenirken… Eğer ülkemizde nefret söylemi suç olsaydı, kimse bu hakaretleri edemezdi, açardı bir dava, kazanırdı da! Emsal niteliğinde kayıtlara da geçerdi. Ve hiçbir “travesti” de nefret cinayetine kurban gitmezdi! Bu nefret devletine rağmen.
Onur yürüyüşlerine geliyor mu acaba diyenleriniz de oluyor. Yahu hiç mi magazin seyretmiyorsunuz? Koluna iki adam girmeden adım bile atamıyor, çok yavaş yürüyor, o da zorla. Oradaki atmosfere nasıl dayanacak, sağlık sorunları nedeniyle onur yürüyüşüne gölge bile düşerdi, ki o gelinceye kadar yürümeyen o kadar çok homofobik homoseksüelimiz var ki? Sürekli olarak hornet’in içinde yaşayıp testosteron duvarlarıyla ördüğü balon bir hayat içinde yaşamış gibi yapan. Ay bir de kendini mutlu zanneden? Ha utanmadan, onur yürüyüşündeki feminen havalara da hakaret yağdırıyor bu kendini bilmezler. Bunların önüne testosteron hapı atsan koli keserler her bir dozuyla.

Diyeceğim şudur ki, hiçbirşey yapmadığını düşünseniz bile, öyle bir ülkedeyiz ki varlığıyla birçok şeyi değiştirmiş bir kadındır, bir divadır. Ve gerçekten geçmişini araştırmadan işkembeden atmak da büyük saygısızlıktır. Kimse onun kadar göz önünde ve görünür olmadı, bu yüzden onunla ancak “empaticik” kurabiliriz.

Zılgıtlar kursaklarda mı kalacak?

Ahh, boşuna dememişler “gelen gideni aratır” diye. Şu sıralar İstanbul’da oturan seks işçisi travesti ve transeksüellerin dilinden bu söz düşmüyor. Oysa İstanbul’daki travesti ve transeksüeller uygulamalarından bıktıkları Celalettin Cerrah’ın Osmaniye’ye vali olarak atanmasını sevinçle karşılamış ve “Cerrahı zılgıtlarla uğurlamak isteriz” (Bianet) demişlerdi. TT’ler elbette Cerrahı zılgıtlarla uğurlama isteğini gerçekleştirmedi ama sağ olsun başka stk temsilcileri Cerrah’ın iki adım yanında şarkılarla tempo tuttu. Temenni olarak kalan zılgıtlar, söylenen şarkılar Cerrahın umurunda mı bilinmez ama İstanbul’a yeni atanan Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın deyim yerindeyse, hem zılgıtçıların hem de tempo tutanların sevincini kursağında bırakmaya yetti.

Geçen yeni atamayı konuştuğum bir transeksüel “Ay abla! Tam da Cerrah gitti diye sevinmişken, Hüseyin Çapkın’ın atanmasıyla bütün kızları derin bir endişe sardı” dedi. Aynı transeksüel çok ilginç bir ayrıntıyı da aktardı. Şöyle ki son üç yıldır onlarca tt İzmir’den İstanbul’a gelmek zorunda kalmış. Verdiği tarih ilginç çünkü tam da Çapkın’ın İzmir’e atanması ve tt olayına el atmaya başlamasına denk geliyor. Anlayacağınız “İzmir’i travestilerden kurtardık” diyen Çapkın aslında şunu demek istiyor: “İzmir’deki tt’lerin İstanbul’a göç etmesini sağladık”. Ne ilginç değil mi? Bu durum size de 12 Eylül döneminde bir grup eşcinsel ve transeksüelin tren katarlarıyla zorla Eskişehir’e sürgün edilmesini anımsatmıyor mu? AB’yle müzakere yapan Türkiye ile 12 Eylül cuntası altındaki Türkiye arasında bir fark kaldı mı şimdi? Neresinden bakılırsa bakılsın hem çok tuhaf hem de çok hazin bir durum bu.

Sürdüklerinin peşine mi düştü…

Bakın aynı transeksüel daha başka bir ayrıntı daha doğrusu bir endişeyi aktardı. O da şu: İzmir’den kaçan kızlar “Tam da Çapkın’ın baskısından kurtulduk derken, tayini buraya çıktı. Yoksa o’nu peşimizden mi yolladılar” diyormuş biraz da gullüm geçerek. Şaka bir yana, bana öyle geliyor ki bu yeni atamanın arkasındaki büyük endişelerin başında sokakta seks işçiliği ve tabi ki “tt sorunu” geliyor. Belli ki birileri bu sorunu bir şekilde çözmeyi kafasına sokmuş görünüyor. Gerçi son 6 yıldır yapılanlara bakıldığında ve yeni atama göz önünde bulundurulduğunda çözüm şeklinin nasıl planlandığı da tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok.

Bu sorunu sopa ve baskıyla çözmek! İlginçtir Hüseyin Çapkın İzmir’e ilk atandığında verdiği beyanatlarda makul açıklamalar yapmaktan da geri kalmamıştı. Mesela şu sözler kendisine ait: “İzmir’in bütün bulvarlarında travesti ve hayat kadınları var. Bu böyle olmaz. Bunları bir yerde toplamak lazım. Yer ayırmak lazım. Arayan ile aranan aynı yerde buluşacak. Böylece sorun da çözülmüş olacak” Breh breh! Ne güzel ama aslında tt’lerin de istediği de tam da bu değil mi? Ama bu olmuş mu acaba. Nerdeee… Elbette olmamış. Olsa onca tt niye kalkıp İstanbul’a göç etsin ki?

Çapkın’ın Alsancak ve Kordon’u “travestilerden nasıl kurtardığını” öğrenmek için google’a İzmir ve travesti yazmak yeter. Polis travesti mücadelesinde polisin kurşunuyla yaralanan travesti bile var. Bakın sohbet ettiğim transeksüel daha başka neler dedi: “Ay resmen abla, polisler evlerine kadar girmiş, artık bizim kızlar o kadar yılmışlar ki, ‘yeter öldürecekseniz öldürün’ demek zorunda kalmışlar”. Hadi madalyonun öbür tarafına da bakalım. Google’da sadece polis baskısı çıkmıyor elbette. Gasp yapan, hırsızlık yapan bazı tt’ler de gırla gidiyor. Bunu savunmak elbette mümkün değil. Ancak bu tür suçların da tüm tt’lere mal edilmemesi zorunlu. Heterolar da gasp yapıyor türü savunmaların arkasına da sığınmadan, tt’ler içine sızmış bu tür suçluları da engellemeyi yine emniyetten beklemek en doğrusu. Bunun da yolu olayın tümüne sosyal ve idari açıdan bakmaktan geçer. Bunun kabaca karşılığı da zaten Sayın Çapkın’ın “arayan ile aranan” ifadesinde gizli.

Çapkın bu atamayı fırsata dönüştürsün

Çapkın’ın ataması tam bir “gelen gideni aratır” örneği ama unutulmamalıdır ki Türkçede bir deyim daha var. “Dereyi görmeden paçayı sıvamak”. Öyle anlaşılıyor ki, Çapkın’a bel bağlayan irade İstanbul’daki sorunun büyüklüğünden ya haberdar değil ya da bazı şeyleri de göze almış görünüyor. Ankara ve İzmir’den baskılar sonucu İstanbul’a yapılan göç bu kentteki tt nüfusunu bazı tahminlere göre 5 binlere çıkarmış durumda. Dahası İstanbul’da tt’ler artık eskiden olduğu gibi sadece belli gettolarda oturmuyor İstanbul’un hemen hemen her semtine yayılmış durumdalar. O yüzden İstanbul’da da benzer yöntemlerle tt’leri sindirmeye çalışanlar bence iki kere daha düşünsün. Yapılacak en makul şey, bu insanları karşılarına alıp sosyal bir çözüme beraberce ulaşmanın yollarını aramak. Bence İzmir’de verdiği vaadi yerine getirmeyen Çapkın bunu İstanbul’da gerçekleştirmeli. Bu soruna sosyal açıdan bakmayı denemeli. TT’lerin polis korkusuyla değil, polis korumasında özgürce güvenlikli şekilde çalışabileceği alanlar yaratılmalı. Umuyoruz ki Çapkın İzmir’den İstanbul’daki durumu görmeden paçayı sıvamamış olsun. Zira kendisi topluma başarılı olarak lanse edilen bir polis müdürü – ki kapkaç, çete v.b konularda bence de başarılı- ve bu başarısına gölge düşsün istemez herhalde. Çözüm de son derece basit. “Arayan ile arananı” bir yerde veya bir kaç yerde polis güvenliği ve koruması altında buluşturmak. Böylece ne arayan arananı yesin, ne aranan arayanı yesin ne de polis ikisini birden.

Sakat(!) Zihniyetler

Lambdaistanbul medya grubu için haber taraması yaparken bir saçmalıklar silsilesiyle karşılaştım. (http://www.anadoluhaber.net/ozurlulerden-ali-narin-e-tepki-h72866.html) Olay, Dünya Engelsiz Yaşama Destek Derneği Genel Başkanı Ali Narin’in “Travesti ve lezbiyenler özürlü sayılsın ve özürlü haklarından yararlansın” biçiminde bir fikir beyanında bulunmasıyla patlak veriyor. Neresinden tutarsanız elinizde kalan bir “laf” bu.

Toplumda “sakat” sözcüğünün “nispeten insaflıcası” olarak bilinen ama o da içinde sayısız olumsuzlukları barındırdığı için vazgeçilen “özürlü” sözcüğünden “engelli”ye geçileli nice zaman olmuşken, adında “engelli” sözcüğü yer alan bir derneğin başkanının kalkıp hâlâ “özürlü” kelimesini kullanmasına nasıl bir açıklama getirilebileceğini bilmediğim gibi bu şahsın, üstlendiği sorumlulukların ne kadar bilincinde olduğundan da açıkçası hiç emin değilim. Ve bu kişi kalkıp LGBTT yelpazesinden nedense sadece travesti ve lezbiyenleri seçerek “özürlü sayılmaları ve özürlü haklarından yararlanmaları gerektiğini” açıklıyor. Haberi hazırlayan kişinin bilinçli bir sözcük elemesi değilse bu lütufttan(!) geylerin, biseksüellerin ve transseksüellerin niçin mahrum bırakıldığını sormak isterim beyefendiye. Madem bir iyilik yapıyorsun, herkese uzat elini değil mi ama? (Ama ülkemizde terminoloji konusunda yaşanan karışıklık kolay dinecek gibi görünmüyor zaten. “Eşcinsel” sözcüğünün sadece erkekler için kullanıldığı, “lezbiyen”liğin eşcinsellikten ayrı bir “şey” sanıldığı, travesti ve transseksüellik arasındaki farkın hepten bilinmediği, “interseks” gibi bir kavramın henüz sınırlarımızdan duhul etmediği bir toplumda yaşıyoruz. Queer olmak ise hepten bir muamma…)

Eminim böylesi bir alicenaplık göstererek kendisinin ne kadar vicdanlı, merhametli vs. vs… bir şahsiyet olduğunu fark etmenin huzuruyla daha bir mutlu uyumaya başlamıştır bu açıklamayı yaptığından beri. Ne acıdır ki, günah, sapkınlık, insanlığın sonunu getirecek felaket olarak bakılan eşcinselliğe yaklaşımda sözde en insani tutumdur “hastalık” nitelendirmesi. “Ah canııım, kıyamam. Yazık, yavrum, hasta o. Vah vah…” Bunun için de bilimi hiçe sayan sözde bilim insanları ki, aralarında Internet’ten ağına düşürdüğü insanları “klinik”lerinde tedavi cenderesine sokan şarlatanlar olduğu gibi “profesör” titrini taşıyan, basında fikirlerine danışılan koca koca adamlar da vardır, hiç eksik olmazlar hayatımızdan. Onların o şefkat, inanç, din bulamaçlı güzel sözlerine kanan, kendilerini bir şey sananlar var olduğu sürece de eksik olmayacaklardır.

Haberde, Narin’in bu açıklamalarının “bir hayli tepki gördüğü” belirtiliyor. “Neyse, aklı başında birileri çıkmış” diye sevinmekte acele etmeyin. Bu bambaşka bir tepki. Hatay Özürlüler Derneği Başkan Yardımcısı Fatih Enser, “Bu adamın sorunları var. Kendi cinsel tercihi ile değişim yaşayan insanları bizimle aynı kefeye koyamaz” diye konuşuyor. Fatih Enser de engelliymiş. 1 yaşındayken çocuk felci geçirmiş ve bir ayağını tam olarak kullanamıyormuş. Şöyle devam ediyor Enser: “Allah, kulunun kaderinde bu durumu yazmışsa yapacak bir şey yok. Ne yaparsanız yapın oluyor. Fakat, travestilik ya da lezbiyenlik farklı bir durum. İnsanlar kendi tercihlerini yaparak değişim yaşıyor. Bana göre bu bir sapkınlıktır. Bu sapkınlığın özürlülükle aynı kefeye konması da aynı şekildedir.” Ne kadar kolay bulmuş sıyrılma yolunu: Allah’ın takdiri. Zaten şu dünyada yaşanan bütün olumsuzluklar, felaketler “Allah’ın takdiri.” Trafik kazası olur, insanlar parçalanıp yollara saçılır, Allah’ın takdiri. Başka ülkelerde kimsenin oturduğu koltuktan kalkmaya tenezül etmediği büyüklükte bir deprem olur, millet çöken binaların altında yamyassı olur, Allah’ın takdiri. Küçücük çocuklar bakımsızlıktan, açlıktan ölür, Allah’ın takdiri… Bugün çocuk felci, gerekli aşılar yapılması durumunda yüzde 90 tedavi edilebilir bir hastalık. Aşılamaya önem verilen ülkelerde daha nadir görülüyor. Bebeklerde 2, 3 ve 4. aylarla 16-24 ay arasında ve ilkokul 1. sınıfta olmak üzere toplam 5 kez oral polio aşısı yapılıyor. Maddi imkansızlıklar ve benzeri nedenlerle bu aşıyı olamamak ve çocuk felcine yakalanmak başlı başına bir felaket ama 1950li yıllardan beri dünya çapında aşılama kampanyalarının sürdüğü bir hastalık için “Allah’ın takdiri” demek en iyimser tahminle zırcahilliktir. O zırcahilliğin ikinci perdesi travestiliği ve lezbiyenliği yapılan tercihlerle yaşanan değişimler sanmakla tezahür eder. Beyefendi bu konu açıldığında beni yerimden zıplatan bir terimi kullanarak devam ediyor açıklamalarına: “Bana göre.” “Bana göre bu bir sapkınlıktır.” İyi de sen kimsin diye sormazlar mı? Neye dayanarak kouşuyorsun? Ve açıkçası sana göre doğru olan şeylerin herkesi bağlayacağını nereden çıkarıyorsun? Bu nasıl bir cüretkârlıktır? “Bana göre”yle girilen sözlerin baştan çıkarıcı bir haz verdiğinin ve bu hazza zamanında anlı şanlı bakanların bile teslim olduğunun farkındayım ama haddini bilmek diye de bir şey var. Ben de esip gürleyeyim. “Bana göre dünya yuvarlak falan değildir.” “Bana göre Türkiye Avustralya kıtasındadır.” “Bana göre ‘panpiş’, Türkçe’nin görüp göreceği en anlamlı sözdür.” Bunları ben aile ya da arkadaş çevremde söylersem karşımdakiler ya kırılmayayım diye susar, sesini çıkarmaz ama arkamdan envai çeşit yerleriyle epey bir güler, ya karşımdakiler de en az benim kadar mankafa olduğu için bana hak verir ve inanır ya da aklı başında biri dayanamayıp kalkar ve “Zeynep yanlış biliyorsun, o öyle değil böyle” der. Ama bir dernek başkanı ya da yardımcısıysan bilgilenmen, ağzından çıkan lafı tartman gerekir. Kahvede pişpirik oynarken geyik muhabbeti yapmıyorsun, beyanat veriyorsun. Zurnanın zırt dediği yer ise haberin son kısmı. Böyle bir açıklamayı sağlıklı bir insanın yapabileceğine inanmayan Enser, Hatay Engelliler Derneği olarak bu işin takipçisi olacaklarını müjdeliyor: “Suç duyurusunda bulunmak için hazırlık yapıyoruz. Gereken her mercide hakkımızı savunacak ve böyle saçma şeylerin olmaması için elimizden ne geliyorsa yapacağız.”

Sonuçta engelliler de LGBTT bireyler gibi bu toplumun çoğunluğunu oluşturan kişilerin duyarsızlığından, cehaletinden paylarına düşeni fazlasıyla alıyor. Varlıklarının ve mağduriyetlerinin gözardı edilmesi, seçim dönemlerinde boş vaatlerle kandırılmaları, durumlarını karşılarındakilere anlatamamaları, tuhaf bakışlarla süzülmek onlar için yeni bir şey değil. Bu açılardan bakıldığında LGBTT bireyler de sıkça yaşıyor bunları. Ve ne acıdır ki konu LGBTT olmaya gelince engellilerin haklarını savunmak ve iyileştirmek için kurulmuş bir derneğin başkan yardımcısı kalkıp çoğul konuşarak böyle bir açıklama yapabiliyor.

Kim Korkar Eşcinsellerden?

Kadın ve Aileden Sorumlu bakanımız Selma Aliye Kavaf; “eşcinsellik bir hastalıktır” diyor. Bir grup dernek de gelişmeler karşısında konunun toplumsal hassasiyet taşıdığını düşünerek bakanı destekleyen bir mektup yayınlıyor.

Batı toplumlarında da eşcinsellere dair kimi çekinceler olduğunu dile getirerek başlayan mektup, konuyu sadece dinsel referanslarla geliştirip, eşcinselliğin özendirilmesinin insan neslinin tükenmesine kadar gidebileceği gibi idealleştirilmiş bir bakış açısıyla, eşcinselliğin bir tercih ya da yönelim olarak sunulmasının yaşama karşı bir ihanet olduğu iddiasıyla, korkunun köküne kibrit çakıyor.

Türkiye’ deLGBTT (lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel) bireylerin haklarını savunan derneklere açılan kapatılma davaları sebepleri içerisinde valiliklerce yapılan başvurularda “Türk aile yapısına aykırı olma” iddiasının yer aldığı bir iktidar örgütlenmesinde aileden sorumlu bakanımıza pek de haksızlık etmemek gerekiyor. Bilakis aileden sorumlu bir bakan olarak farklı bir açıklama yapması belki de yadırganırdı. Asıl eşcinselliği dert edinen diğer kurumların bu tez canlılığı pek şaşırtıcı…

İyi de bu kadar dert edindiğimiz aile nedir? Aile dediğimiz “kurum”un devlet erkinde ekonomik bir işleyiş olduğunu ya da devlet ve aile kurumu arasında başka ve oldukça karmaşık güç ilişkileri bulunduğu ele alınacak başka bir yazı konusu olduğundan burada açmıyorum.

Ancak herkesin aile kurma zorunluluğu olmadığı gibi, eşcinsel çiftlerin de evlenebilmesi, bireysel hak ve özgürlükler açısından sahip olunması gereken haklar arasında değil midir? Övündüğümüz Türk aile yapısında ise nedense bu aile içerisinde yer alan şiddet, taciz, tecavüz, aldatma, intiharlar pek üzerine düşülen gerçeklikler değildir. Eşcinsel tercih / yönelimlerin aileyi helak edeceğine dert yanılır da töre cinayetleri, çocuk tacizleri, istatistiklerde tavan yapan kadına yönelik şiddete pek de ses edilmez…

Gelelim korkunun temeline; yaklaşık 6 milyara denk gelen dünya nüfusunda gün gelir biseksüellik de ortadan kalkar, bir anda tüm insanlar gey, lezbiyen, travesti ya da transseksüel olursa ne olur? Hiçbir yerde bir eşcinselin başkasını zorla eşcinsel yaptığı duyulmamış, ama heteroseksüellerin inatla herkesi heteroseksüel yapmaya çalıştığını düşünecek olursak;

– Herkesin eşcinsel olduğu bir dünyada yalnız kalan heteroseksüel bir kadın ya da erkek için yaşam elbet ki çok çekilmez olur.
– Nüfus hareketinin durması sonucu ise neslimiz tükenir (!?).

Sayın mektup sahiplerine bu noktada dile getirmek istediğim; Asıl ayıp insanların yatak odalarına girmek değil midir? Asıl günah tanrıyla kul arasına girmek değil midir? Ahmet, Veliyle çok iyi arkadaş ise bizleri bu arkadaşlığın ne kadarı ilgilendirir? Çocuk sahibi olamıyorlar diye boşanmanın eşiğine getirilen normal(!) çiftlerin de sizin bu sayısal bakışınızla, mutlu oldukları, birbirlerini sevdikleri halde ayrılmak zorunda kalmaları ne kadar yaşama dairdir?

Ebeveynler ve Korkular

Çocuğunuzun gey, lezbiyen, travesti ya da transseksüel olduğunu öğrendiğinizde evet korkularınız olacaktır, korkmalısınız da; çünkü sadece kimliğinden kaynaklı bir cinayete kurban gidebilir, sadece görüntüsünden kaynaklı aşağılanma ve tacizlere maruz kalacaktır. Hele bir travesti ya da transseksüelse toplumda, nefret ve ayrımcılığı körükleyen bu tarz sözler yüzünden meslek sahibi olamayacak, hayatını idame ettirebilmek için seks işçiliğine yönelmek zorunda kalabilecek ve yaşamı boyunca saldırılara maruz kalacaktır.

Şimdi hikayeyi tersten okuyalım; Evet, çocukların ve gençlerin büyük bir çoğunluğunun psikolojisi bozuk; çünkü büyük bir kısım aile içi şiddete maruz kalıyor, milyonlarca genç işsizlikle boğuşuyor, hızlı tüketime ve hızlı yaşamaya zorlayan bu sistem hepimizin içini boşalttığı gibi büyük duygusal darbelere sebep oluyor, depresyon çağımızın hastalığı, intihar oranları oldukça yüksek, birkaç yıl sonra doğaya yaptığımız tacizlerin sonucunu almaya başlayıp ciddi bir iklim krizi ile karşılaşacağız. Ortada bir hastalık varsa bu sistem hasta… Bu hastalık birbirlerimizi ötekileştiren bir süreçle kendisini beslemeye devam ediyor. Sonrasında bizleri aldığı şiddet sarmalında asıl günahlar işlenmeye başlıyor bir bir…
Bırakın insanlar birbirlerini korkusuzca sevebilsinler, bu yaşam biz’e dair, birlikte örmek ve yaşayabilmek için…

Cross-Dressed’in Pedagojisi, Tanya Olson

Queer kuramı akademide gerçekleştirilen çalışmanın queer’lerin olduğu kadar heteroseksüellerin de gündelik hayatlarını etkileyeceğini vaat ediyor. Queer kuramcıları, tarihsel kişilikleri queer olarak yeniden etiketlemenin veya dilin doğasını soruşturmanın sadece entelektüel alıştırmalar olmadığını; bunların herkes için daha büyük bir cinsel özgürlüğe ve eşit haklara doğru atılan bir adım olduğunu okuyucularına kanıtlamaya çalışıyor. Gey, lezbiyen, biseksüel ve trans insanların mevcudiyeti ve eylemleri özellikle ABD’de daha önce hiç olmadığı kadar aleni artık. Ama öte yandan, queer kuramı hâlâ beşeri bilimler bölümlerinde sıkışıp kalmış durumda.

Queer kuramı akademiden dışarı, sokaklara sızmaya başlayınca, queer kuramcıları çalışmaları için başka hangi uygulayımların varolduğunu kendilerine sormak zorundalar. Queer kuramının edebiyat ve tarih dışında başka uygulayımları var mıdır? Queer kuramı, iktisadi politikaları değiştirebilir mi? Queer kuramı mevcut şehir planlama kavramlarını değiştirecek mi? Quuer kuramının sadece queer mazisini kazanmakla kalmayıp daha queer bir geleceği yeniden tanımlaması mümkün müdür?

Bir queer akademisyen olarak, transgender kuramın pedagojiye çok şey sunacağına inanıyorum.

Tuvaletlerden Öğrenmek
1992’de, Kuzey Carolina-Greensboro Üniversitesine yüksek lisans öğrencisi olarak girdim. Aynı zamanda, İngilizce bölümünde öğretim asistanı (ÖA) olarak çalışmaya başladım. ÖA bürosu İngilizce öğretim üyelerine ait büroların bulunduğu kattaydı. Katta dört tuvalet vardı. Bir erkekler tuvaleti, bir kadınlar tuvaleti, ayrıca fakültenin erkek çalışanları için bir tuvalet, kadın çalışanları için bir tuvalet vardı. Öyle tahsis edilmemiş olsa bile basitçe “Erkekler” ve “Kadınlar” için oldukları belirtilen tuvaletler açıktır ki öğrenciler tarafından kullanılacaktı. Fakültenin ayrı ayrı tuvaletlere neden gereksinim duyduğu sorusundan öte, diğer ÖA’ların ve benim hangi tuvaleti kullanacağı sorusu vardı. Öğretim üyelerinin kadınlar tuvaletini kullanacak olsaydım kuralları ihlal mı etmiş sayılacaktım? Sorulduğunda tuvaletlerin birinden birinde bulunmamı izah edecek stratejilerim yoktu ama öğretim görevlilerinin tuvaletini kullanırken elimde sınıf defteri olacaktı, öğrencilerinkini kullanmaya karar verdiysem de yanımda bir ev ödevi bulunduracaktım. Durumu daha da zorlaştıran şeyse kadın üreme organlarına sahip olduğum için kadınlar tuvaletini seçmek zorunda olduğumu biliyor olmamdı. Ama bir ÖA olarak, üniversitenin ve meslektaşlarımın benden hangi tuvaleti seçmemi beklediklerinden emin değildim.

Çoğunlukla erkek giysileri giyen erkeksi (butch) bir kadın olarak, kadınlar tuvaletinde bulunmama itiraz edilmesine alışkınım. Bazen alenen sözlü olarak yapılan bir itirazdır bu; bazen de diğer kadınların kuşkulu bakışlarını görürüm. Tuvalete girer, bana bakar, sonra kapıya dönüp “Kadınlar” yazıp yazmadığını veya kapıda asılı şeklin üçgen etekli olup olmadığını kontrol eder (ikimiz de etek giymediğimize göre belki de ikimizin de orada bulunmaması gerektiğini ileri sürmemek için kendimi tutarım). Artık eskisi kadar sık başıma gelen bir şey değil bu, ama queer kuramının yukarıda bahsettiğim taahhüdünün bir sonucu mudur yoksa artık daha itirazlar başlamadan savuşturmayı öğrendiğim için midir bilmem. Son günlerde ne zaman bir genel tuvalete gitsem göğüslerim görünsün diye daha dik duruyorum, aynı anda saçımı düzeltiyorum. Eğer mümkünse tuvalete girerken konuşuyorum, çünkü sesim fazla kalın olmadığı için, başta cinsiyetimden emin olmayanlar konuştuğum zaman kadın olduğum sonucuna varıyorlar.

Katı erkek/kadın ayrımıyla tuvalet, belirsiz ya da üçüncü cinsiyetin bozguncu yanlarını öne çıkaran bir mekândır. Ama cinsiyet, tuvalette altüst olan tek ikilik değildir. Genel tuvaletlerin cinsel kimlik ikiliğine karşı çıkılan yerleri imlemesi gibi, benim devlet destekli üniversitemdeki tuvalet bolluğu da öğretim asistanlarının benzer ikililik durumuna tekabül ediyor.

Queerleşen Öğretim
Amerikan eğitim sistemindeki temel kanaatlerden biri öğretmenlerin ve öğrencilerin ayrı kategoriler olduğudur. Genel erkekler ve kadınlar imgesinde olduğu gibi; her bir kimliğin farklı rolleri, farklı özellikleri ve farklı değerleri vardır. Herkes, sınıfta olsun dışarıda olsun bir öğretmeni bir öğrenciden bakar bakmaz ayırt edebilmelidir. Öğretmenlerin bilgili olması gerekir; bu nedenle öğrencilerin önünde durup bilgiyi tebliğ etmelidir, bu da genellikle dersler aracılığıyla gerçekleşir. Öğrencilerin bilgisi yetersizdir; bu nedenle öğretmenin önünde sessizce oturup, dinleyerek, not alarak bilgiyi özümsemeleri gerekir. Öğrenciler öğretmenlerin yazdıklarını (kitaplar) okur, öğretmenler öğrencilerin yazdıklarını (ödevler) okur.

Paulo Freire’nin, Ezilenlerin Pedagojisi’nde bankacı eğitim olarak adlandırdığı şeyin özellikleridir bunlar. Bu yansımalı eşleşmenin (diğer öğrencilerin ödevlerini okuyan öğrenciler ve gürültülü sınıflar) dışına çıkan her şey kötü eğitim olarak adlandırılır. Öğretmenler Mars’tan gelmiştir, öğrenciler de Venüs’ten. Peki üniversite, bir gün içinde hem sınıfın önünde ders verip hem de arkada oturup not alan ÖA’yla nasıl baş edecek?

Queer kuramı, özellikle transgender kuramı çerçevesindeki marjinalleş(tir)me konusunda benzer sorulara değinir. Transgender, halihazırda bütünü kapsayıcı bir terim olarak iş görür. Travestiler, transseksüller, erkeksi (butch) (hem heteroseksüel hem de queer) kadınlar, interseksüeller, drag queenler, kadınsı eşcinsel erkekler ve kendi biyolojik cinsiyetini yansıtmayan bir cinsiyet sergileyen diğer herkes transgendered olarak tanımlanır. Leslie Feinberg, Kate Bornstein ve Patrick Rice-Califia gibi kuramcılar bu yeni transgender tanımına temel oluşturan eserler yazmış, transgender kuramıyla aydınlığa kavuşan önemli kuramsal düşünceleri vurgulamışlardır. Bu çalışmalar, öncelikli olarak, kendilerini transgender olarak tanımlayan kişiler tarafından gerçekleştirildiği için, kuramsal olanla kişisel olan çoğunlukla sıkı bağlar içindedir. Belki de queer kuramı, bireyin yaşamını iyileştirmek için kuramdan faydalanma vaadine, kişisel ve politik olanın bu düzenlemesi içinde yakınlaşmaktadır.

Bu türden çalışmalara bir örnek, Marjorie Garber’ın karşı cins giysileri giyenlerin (cross-dresser) toplumsal rollerini ve giysiler, cinsiyet, kültür arasındaki bağları araştırdığı kitabı Vested Interests’dir. Garber, karşı cinsin giysilerini giymenin ikili cinsiyet düşüncesine karşı çıktığı kadar, cinsel rollerin kabullenilmiş içkin niteliğine de meydan okuduğunu ileri sürer. Geleneksel, ikici (dualist) cinsiyet fikrine yönelik bu meydan okuma, genel tuvaletler konusundaki çekişmeye benzer bir şekilde, bir “üçüncü” kategorisi meydana getirir. Bu üçüncü mekan, bir aykırılık konumuna işaret ettiği için potansiyel olarak devrimcidir, radikaldir.

Garber, bu üçüncü mekanı işgal eden bireyleri, arasında kaldıkları ikili aşırılıkların her birinin özelliklerini taşımalarıyla tanımlar. Bu iki aşırılık birbirinden ayrı ve bağımsız oldukları için, söz konusu üçüncü konum, ikiliğin kurulu, yapay özelliğini su yüzüne çıkarır. Bu nedenle, üçüncü olan, harmanlanmış bir orta yerdir, kendinde, ayrı bir kimlik değildir. Üçüncü olan, ikiliğin her iki tarafının özelliklerini yarım yamalak taklit eder sadece. Örneğin, Amerikan kültürü erkek travestileri ne gerçek erkek ne de gerçek kadın olarak görür; her iki cinsiyetin sefil taklitleri olarak betimlenirler, ne gerçekten erildirler ne de gerçekten dişi. Travestiler de diğer transgender bireyler de, cinsiyet ikiliği içinde imledikleri krizi gizlemek için istikrarlı bir kimlik üstlenmeyi reddederler. Bu kimlik reddi, üniversitelerin, öğretim asistanlarıyla uğraşma şekline benzer. ÖA’lar da geleneksel biçimde karşıt olarak tanımlanan iki kimliğe sahiptir. Bu her iki konuma birden sahip olmak, eşzamanlı bir biçimde bu pedagojik ikiliğin yapay özelliğini ortaya çıkarır.

Bazı açılardan, üniversiteler ÖA’lara diğer öğrencilere davrandıkları gibi davranırlar. Örneğin, derslere kayıt yaptırırken ÖA’lar diğer öğrencilerle aynı işlemleri gerçekleştirirler. ÖA olarak statüleri kayıt sürecine daha erken veya özel bir erişimde bulunmalarına izin vermez. ÖA’lardan işlerini sınıflarında yapmaları beklenir. Bir yarı yıl içinde iki ders öğretiyor olmaları makale, test ve sunumlardan onları muaf tutmaz. Üstelik, aldıkları derslerle ilgili olarak ÖA’lardan yayımlanabilir nitelikte makaleler yazmaları istenir çoğu kez. Makale yayımlama, eskiden sadece kadrolu öğretim üyeleriyle sınırlıydı. Bugün beşeri bilimler dalında başlangıç mevkileri için başvuruda bulunanlardan, lisansüstü eğitimi boyunca yayımlanmış makalelerinin tarihçesini sunmasının yanı sıra yayımlamaya devam edeceğini taahhüt etmesi de beklenir. Elbette hiçbir öğretim üyesi, her dönem için üç-dört makale yazmaz ama lisansüstü öğrencilerinin aldıkları her dersle ilgili yayımlanabilir bir makale yazmaları olağan bir beklentidir. Bu yolla, ÖA’lardan öğrencilik meziyetlerini sergilemeleri beklenir, fakat ortaya çıkardıkları işten beklenen mesleki meziyet onları sade öğrenci kimliğinden mahrum bırakır.

“Öğrenci meziyeti” yerine “öğretmen meziyeti” standartlarına bağlı kaldığı halde, bir ÖA yine de öğretmen kimliğinden mahrumdur. ÖA’lar, tam kadrolu öğretim üyeleri kadar derslik standartlarına uygun olmalıdır. Diğer öğretim üyeleriyle aynı minvalde, ÖA’lardan da üniversite düzeyinde bir ders tasarlamaları ve yürütmeleri, öğrencileri bu ders çerçevesinde değerlendirmeleri istenir. Bütün bunlar kadrolu öğretim üyelerine yönelik beklentilerle aynı olsa da, üniversite, onların diğer yönlerden öğretim üyeleriyle eşit konumda olduklarını kabul etmemek için elinden geleni ardına koymaz. ÖA’lar başlangıç seviyesinde gerekli dersleri öğretmekle sınırlanırlar. Onlara tahsis edilen derslerin kendi ilgi alanları ve branşlarıyla çok az bağlantısı vardır. Bu türden dersler için gerekli metinler, arada sırada müfredat gereği olduğu gibi, çoğu kez bir komite tarafından önceden belirlenmiştir. Öğretim üyeleri toplantılarına katılamazlar, öğretim üyelerinin sahip olduğu diğer ayrıcalıklara sahip değillerdir. Örneğin, kütüphanede ödünç alma süreleri genellikle daha kısadır; ÖA’lar odalarını en az bir kişiyle paylaşırlar; park etme ayrıcalıkları ve ücretlerde öğretim üyelerine daha cömertçe davranılır. Tekrar edecek olursak, ÖA’lardan bazı profesyonel öğretim üyesi özelliklerini göstermeleri beklenir fakat kendilerini tamamıyla bu grupla özdeşleştirmelerinin önüne geçilir. ÖA’lar öğretim üyesi özelliklerini taklit edebilirler fakat üniversite onları gerçek öğretim üyeleri olmadıklarına inandırır.

Sahte İkilikler ve Yeni Pedagojik Kimlikler
Üniversiteler ÖA’ları sadece öğrenci veya sadece öğretmen olarak tanımlamak için çok çaba sarf ederler, fakat onlara karşı davranışlarında ÖA’ların her ikisi de oldukları yönünde bir beklenti sergilerler. Aynı zamanda, üniversiteler ÖA’ları “gerçek” öğrenci veya “gerçek” öğretmen kimliğinden yoksun bırakırlar. Çünkü ÖA’lar aynı anda her ikisinin de özelliklerine sahiptir, öğretmen ve öğrenci arasındaki sahte ayrıma örnek oluştururlar.

Bu ikiliğin yürürlükten kaldırılması pedagoji için ne anlama gelmektedir?

Eğer bir kişinin aynı anda hem öğrenci hem de öğretmen rollerini ifa ettiği kabul edilecek olursa, derslikteki uygulamalarda değişiklikler yapılmalıdır. Her bir bireyin bilgiyi mevzubahis ettiği bir derslik, her bir kişiden bu bilgiyi diğerleriyle paylaşması beklenen bir yerdir. Herkesin öğreneceği bir şeylerin olduğu ve herkesin ilgili malumatı masaya getirebileceği bir yer olan derslikte, bilgi, o belirli grup tarafından imal edilen bir ürün olarak kabul edilebilir. Spokane-Washington’daki sekizinci sınıf öğrencilerinin çevre bilimleri hakkında öğrenmesi gerekenler, Savannah-Georgia’daki bir sınıfın aynı konuda bulguladıklarından farklı olabilir. Ulusal ölçütler veya standartlaştırılmış testler gibi genel eğitim uygulamaları dolayısıyla anlamsız kılınmış olacaktır. Bunun yerine, her derslik, o grup için gerekli olan bilgiye dayanan belirli hedefleri gözeterek kendi öğrenim ortaklığı çerçevesinde çalışacak, katılımcıların öne sürdüğü konulara tabi olacaktır. Öğrenciler artık öğretmenlerinin bilgisi tarafından doldurulmayı bekleyen boş fıçılar olmayacaktır.

Bu değişiklik birçok başka değişikliğe yol açacaktır. Örneğin, derslik görevlendirmeleri daha etkileşimli daha bireyselleşmiş olacaktır; sınıf mevcudu azaltılmak zorunda kalacaktır; her bir kişinin durumuna ve özgeçmişine daha fazla önem verilmesi gerekecektir. Bu değişikliklerin hiçbiri eğitimin önündeki mevcut sorunları çözmeyecektir, fakat üniversitenin ÖA’lara bahşettiği harmanlanmış üçüncü tanımını kabul etmiş bir pedagojik sistem, onları dönüşümlü olarak öğrencileri ya da öğretmenleri taklit edenler olarak tanımlayan bir sistemden köklü biçimde farklı olacaktır.

Mevcut transgender kuramı, transgender öznelerin harmanlanmış üçüncü tanımına alternatifler de ileri sürmüştür. Judith Butler, toplumsal cinsiyeti kurgulanmış bir temsil olarak tanımladığı Cinsiyet Belası adlı kitabında bu diğer tanımlara katkıda bulunmuştur. Butler bütün bir toplumsal cinsiyetin, biyolojik cinsiyetle toplumsal cinsiyet temsili arasındaki doğal bir tekabüliyet olmaktansa, sadece bir gösteri (performance), kopyanın kopyası olduğunu ileri sürmüştür. Butler’ın çalışmasının vardığı sonuçlardan biri de, özellikle toplumsal cinsiyet kimliği alanındaki yaftalara ve kategorilere yönelik derin kuşkudur. Cinsellik ve toplumsal cinsiyet içindeki ikili kimlikler konusunda kuşkuya düşmek, bütün kimlik kategorilerinin sınırlayıcı ve indirgemeci olduğu varsayımına yol açar. Buna tepki olarak, Judith Halberstam Dişi Erilliği (Female Masculinity) adlı çalışmasında, yaftaların kendileri ille de özcü olmadıkları için, kategorilerin daha da çoğaltılması gerektiğini öne sürer. Halberstam yeni yaftaların bulunmasının, çoğu kez adlandırılmadan ve farkına varılmadan kalakalmış konumlar için kimlikler yaratacağını ileri sürer. Eril toplumsal cinsiyet ifadelerine sahip kadınlar gibi yeni kategoriler oluşturmak sadece varolan toplumsal cinsiyet kimliklerine meydan okumakla kalmaz, aynı zamanda bir kültürde kabul edilebilir olma kavramının sınırlarını genişletir. O halde, toplumsal cinsiyet olasılıklarını adlandırmak, bir kültürü bu kimlikleri onaylaması ve bünyesine katması için teşvik eder. Örneğin, erkekler için kız gibi giyinmek kuşanmak (tomgirl) belli bir yaşa kadar kabul edilebilir. Bunun için kimlik yaftaları vardır, bu nedenle anlaşılır, kabul edilir ve bazı açılardan da teşvik edilir. Oysa, ergenlikten sonra sürdürülen tomgirl kimliği, onaylanamaz, tarif edilemez ve kabul edilemez. Dişi erilliğini kabul edilebilir bir kimlik olarak tarif etmek tomgirl’e esinlenebileceği ve isterse yönelebileceği bir kimlik sağlar.

Halberstam’in yeni kimliklerin onaylanması yönündeki ısrarı, marjinalleştirilmiş konumlar için bir tanım gerektirir, bu konumlar kültürel bir kurgunun yapaylığını öne çıkarsa dahi. Yeni bir kimliğin onaylanması bu durumu meşrulaştırır ve yeni kimliğe olanak sağlamak için kültürel ya da toplumsal değişimler talep eder. Halberstam için bu, eril kadınların lezbiyen tarih tarafından onaylanması, yasal, tıbbi, eğitsel vesair sistemlere dahil edilmesi gerektiği anlamına gelir. ÖA’ların öğretmen ve öğrenci kimliklerine sahip olabileceklerinin onaylanması, üniversitenin onlara Halberstam’in eril kadınına benzer, yeni bir kimlik bahşetmesini gerektirir. ÖA’lara, onların aynı anda hem öğretmen hem de öğrenci olduklarını teslim edecek şekilde yeni bir kimlik bahşetmek, üniversiteleri, hali hazırda çeşitli kurumlarda mücadelesi verilen ücret ve sosyal yardımlar meselesini ele almaya zorlayacaktır.

Gerçek Ücretliler için Gerçek Ücretler
Birçok üniversitede, ÖA’lar yaşanabilir bir ücret ve diğer üniversite ücretlilerinin sahip olduğu sosyal hakları talep etmektedir. ÖA’lar geleneksel olarak yıllık bir burs alırlar, sosyal yardım almazlar. Harici başka bir iş veya destek olmadığı takdirde verilen maaşlar çok düşüktür, bu da herhangi bir ÖA’yı yoksulluk sınırının altına yerleştirir. Bir ÖA’nın sözleşmesi genellikle üniversite dışında veya üniversite içindeki başka bir bölümde çalışmasını kısıtlar. Özellikle ders verdikleri, kendi derslerine çalıştıkları, yayın ve sunum yaptıkları, bölüm sınavlarına ya da tezlerine hazırlandıkları zamanlarda çok az ÖA’nın harici bir işte çalışmaya zamanı vardır.

Üniversitelerin ÖA’lara yaşanabilir bir ücret vermemeyi veya sosyal yardım sunmamayı savunmak için kullandıkları bir yöntem de onların üniversite çalışanı statüsünde olduklarını yadsımaktır. Kadrolu bir öğretim üyesiyle aynı dersleri aynı koşullarda verebildikleri halde, ÖA’lar “gerçek” öğretmenler değildir. Bunun yerine, ÖA’lar ne gerçek öğretmen ne de öğrenci olmadıkları için üniversite yöneticileri onları çıraklık gibi bir durumla tanımlar. ÖA’lar çalışırken değerli bir eğitim aldıkları için bu kuram geçerlidir, yanı sıra ders verdikleri diğer öğretmenlere verilen ücreti almaları gerekmez. Elbette, piyasadaki doktora yapmış akademisyen bolluğu sayesinde çok az yüksek lisans mezunu kadrolu bir işe girebilmektedir. ÖA’lar bunun yerine 1-3 yıllık sözleşmeli işlere girmekte, yarı zamanlı ek işler yapmakta veya doktora sonrası atamaları kabul etmektedirler. Bunların hiçbiri kadrolu işler değildir, diğer öğretim üyeleriyle orantılı maaşlar verilmez ve istikrarlı değillerdir. Çoğunda sosyal yardım da verilmez. Bu işler başlangıç düzeyindeki gerekli derslerin profesyoneller tarafından verilmesi açısından üniversitelere tasarruflu bir yöntem sağlamış olur. Bir ders için duyulan gereksinimin hızlı bir biçimde artması veya azalması durumunda üniversiteler insanları son dakikada işe almaya veya işten atmaya özgürdür. Çoğu ÖA, 5-7 yılını başka bir düşük ücretli işte, farklı üniversite de olsa tam tamına aynı giriş derslerini vererek çıraklıkla geçirecektir. Oradaki hizmet sona erince başka bir yere gidecektir. Yüksek eğitim, Manpower, Inc. (1948’de ABD’de kurulmuş, 82 ülkede 4.000 şubesi bulunan insan kaynakları danışmanlık şirketi, ç.n.) için gayet de münasiptir.

ÖA’ların sadece öğrenci değil öğretmen de olduklarının onaylanması hem onlara yeni bir kimlik bahşeder hem de çıraklık sisteminin hatalarına dikkat çeker. Bunu da bir takım değişiklikler takip edecektir. Öncelikle, ÖA’lar geçici veya kadrolu öğretim üyelerinden farklı gereksinimleri olan meşru öğretim üyeleri olarak kabul edilmelidir. Bu kabul, adil bir ücreti ve diğer öğretim üyelerinin sahip olduğu sosyal yardımlara erişmelerini gerekli kılacaktır. Bu kabulle birlikte diğer modeller teşvik edilmek zorunda kalacaktır. Örneğin, daha da doğru bir modelde, araştırma ve yayınlama gerektiren yüksek ücretli kadrolu mevkilere az kişinin yükseleceği kabul edilmekle birlikte ÖA’ların ders vermesine olanak tanınacaktır. Bu model ÖA’ları hem öğretim üyesi hem de öğrenci olarak kabul eder. Öğretmen olarak, adil ücret ve sosyal yardım hakkına sahip olacaklardır. Öğrenci olarak da profesyonel değil yüksek lisans standartlarına bağlı olacaklardır. Kadrolu mevkilere gelmek isteyen ÖA’lar ilgili öğretim üyesiyle eşgüdüm içinde kendi ilgi alanlarıyla örtüşen konularda yayımlanabilir nitelikte sunumlar üretmeye yönelik hedefler belirleyebilecektir. Geçici görev mevkilerinde kalmak isteyen ÖA’lar ise derslere ve eğitim vermeye odaklanabileceklerdir. Üniversitenin geçici görevdeki öğretim üyelerine yönelik muamelesinde de değişiklikler yapılması gerekmektedir, fakat ÖA’ların bu yeni kimliğinin tanınması sistemde başka değişiklikleri körükleyecektir; bunun ardından da başka düzeylerde gerçekleştirilecek olan değişiklikler gelecektir.

Bence, queer kuramı ve pedagojisi ilk önce tuvalette karşılaşırlar, fakat bu kesişimin kişisel uygulayımları çabucak yaygınlaşır. Bir gün ÖA’lara ait ortak odada konuşurken, bir grubumuz, “-miş gibi yapan” diye adlandırdığımız bir olguyu paylaştığımızı keşfettik. Öyle bir inanış içindeydik ki, bölümünüz sizin uygun bir akademik çalışma yapmadığınızı, berbat bir öğretmen olduğunuzu, bölüme hiç başvurmamış olmanız gerektiğini, asistanlığı zar zor hak ettiğini keşfetmek üzereydi. Gerçekten birkaçımız, ilk yılımızı bölüm başkanının odasına çağrılıp kovulmayı beklemekle geçirdiğimizi itiraf etti. Adını koyduğumuzda bu korkuyu alaya alabildik ve bu konuda birbirimize yardımcı olabildik. Başka bir ÖA’ya, az önce bir makale teslim ettiğinizi ve miş gibi yaptığınızı itiraf edince ardından mutlaka bir empati ve güven verme sağanağı gelir.

Hepimizin, öğretmen ve öğrenci olarak kendimizi biraz dolandırıcı gibi hissetmemiz pek şaşırtıcı olmasa da, sanki ait olmadığımız bir alanı ihlal ediyormuşuz gibidir. Öyle bir rol üstlenmişizdir ki bizzat akademinin bu rolü tanımlamasında bile yapmacık ve taklit vardır. ÖA’ların akademi içinde yeniden tanımlanması, yaptıkları işi hali hazırda karakterize eden maskeli balo hissinin yok edilmesine yardımcı olacaktır. Kabul edilmiş kültürel standartlara ne kadar karşı koysa da, toplumsal ikilikleri ne kadar önemsemese de, herkes kendini evinde hissedeceği bir tuvaleti hak etmektedir. Bir cross-dressed pedagojisini tam da oradan yaratabiliriz.

Tanya Olson halen Durham, Kuzey Carolina’da yaşamakta, Vance-Granville Community College’da Gelişimsel İngilizce dersleri vermektedir. Doktorasını 2001 Mayıs’ında tamamlamıştır, fakat UNC-G’de (Kuzey Carolina, Greensboro Universitesi) hangi tuvaleti kullanacağından hâlâ emin değildir.

Yasalarda ve Kafalarda Bi’ Noksanlık Var!

Travestilerin semtte beklemelerine tepki gösteren ve saldıran iki gencin üzerlerine yürüyerek karşılık veren Narin, saldırganların elinde silah olduğunu anlayınca kaçarken sırtına ve koluna isabet eden beş kurşunla hayatını kaybediyor. Saldırganlar yakalanıyor.

Saldırganlar yakalanıyor! Ya sonrası? Değişen ne olacak? Homofobikler sadece onlar mı? Aramızda potansiyel LGBT katillerinin dolaştığını söylemek çok mu ağır bir itham heteroseksizme? Eşcinselliğin yok sayıldığı bir toplumda heteroseksizmi içselleştiren bireylerin, eşcinsellere karşı her an patlamaya hazır bir bomba olduğunu tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Kitleleri etkileyebilecek konumda olan etiketliler ifade özgürlüğü güvencesiyle homofobik nefret söylemlerinde bulunurlarken, güvenlik güçleri kabahatler kanununa sığınarak transseksüellere ceza uygulayıp, hatta yaka-paça izole etmeye çalışırlarken, sıradan vatandaşlar her halde eşcinsellere çiçek uzatmayacaklardır.

Eşcinselliğin hastalık olduğunu, zararlı olduğunu ifade özgürlüğü olarak haykıranlar her nefret cinayetinden sonra ne kadar huzurludurlar acaba? Her LGBT bireyinin öldürülmesinden, nefret söyleminde bulunanlar ve de cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini yasalarda tanımlamayanlar sorumludur. Nasıl bir vicdan ki insanlık kelimesini ağızlarına alabiliyorlar insanlar arasında ayrımcılık yaparak, eşcinsellerin öldürülmelerine seyirci kalarak.

Siz hiç erkek veya kadın olduğunuz için semtinizden uzaklaşmanızı isteyen, tepki gösterince kaçmanıza rağmen sizi kurşun yağmuruna tutan bir eşcinsel gördünüz mü? Bu dünya herkesin diyenler, hangi herkesten bahsediyorlar acaba? Sadece kendilerini mi herkes olarak görüyorlar? Bu dünyayı herkese ait olarak görmediğiniz için oluyor bu cinayetler.

Heteroseksüeller bu dünyada, sokakta sırf cinsel kimliklerinden dolayı öldürülmeyip, sadece eşcinseller bu yüzden öldürülüyorlarsa, yasalarda, kafalarda bir eksiklik var demektir. Masum insanların öldürülmesini de sıradan bir ölüm gibi değerlendiremezsiniz. Bir travestinin öldürülmesi, bir heteroseksüelin öldürülmesiyle bir tutulamaz. Çünkü burada nefret var, cinsiyetçilik var, ayrımcılık var.

Bunu görmemek için ya kör olmak gerek ya da kasıtlı. Görülmemesi aptallıktır. Çünkü eşcinseller cinsel yönelimin ve cinsiyet kimliğinin yasaların ayrımcılıkla ilgili bölümüne girmesi için defalarca teklifte bulundu. Hükümet yetkilileri bunun yüz yıl sonra konuşulabilecek bir konu olduğunu veya hastalık olduğunu söylemediler mi? Bu ne demektir dolaylı da olsa, eşcinseller öldürülebilir. Ya eşcinsel olmayacaksın, ya da öldürüleceksin. Sonra da sıradan bir ölüm gibi değerlendirilecek. Kaç tane heteroseksüel öldürülmüş eşcinseller tarafından sırf heteroseksüel olduğu için? Cinsiyetinden ve yöneliminden dolayı sadece eşcinseller öldürülüyorsa burada bir arıza var demektir.

Susun bakalım, seyirci kalın bakalım eşcinsellerin öldürülmesine. Daha kaç eşcinselin öldürülmesini kaldırabilecek vicdanlarınız? O da varsa eğer!

Adaletin Transfobik Halleri

Sanırım yakında “adalet mülkün temelidir” cümlesinin bize yansıması bu; “Adaletin bu mu dünya!”…

kaosgl.org okuyucuları hatırlayacaktır; Erol Köse twit atmayı öğrenince süper egosunun uzun süredir tatilde olduğunu hepimiz gördük. İnsanların mahremiyet haklarını yok sayarak cinselliklerini yaftalayan Erol Köse hakkında Pembe Hayat ve Kaos GL dernekleri suç duyurusunda bulunmuştu. Kaos GL’nin başvurusu reddedilmişti.

Şahan Gökbakar da Erol Köse’nin cinsiyetçi, transfobik ve homofobik açıklamalarının hedefindeydi. Tarlabaşı’ndan travesti aldığı iddiasını mahkemeye taşıyan Şahan Gökbakar’ın talebini mahkeme değerlendirecek.

İnsanların cinsellikleri üzerinden bel altından vurulmak istenmesine karşı çıkan Kaos GL’nin talebini reddeden Türk, hetero, erkek mahkemeler “travesti” ile birlikte olmayı hakaret gerekçesi olarak kabul edebiliyorlar. Teknik olarak her iki mahkemenin aynı mahkeme olmadıklarını biliyorum, ancak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılıklarının bu kadar kişisel inisiyatiflere indirilmesinin sorunlu olduğunu söylüyorum.

Erol Köse’nin de, Şahan Gökbakar’ın da, Kaos GL’nin davasını reddeden mahkemenin de, Gökbakar’ın davasını kabul eden mahkemenin de idrak etmesi gereken noktaların başında şu geliyor: “Cinsel yönelimi kiminle yattığımız değil kime ne hissettiğimiz belirliyor.”

Benim yüzlerce “travesti” arkadaşım bir kısmı Tarlabaşı’nda oturuyor, bu arada Tarlabaşı’nda oturan “travesti” olmayan da arkadaşım var. Ve o yüzden bir çok arkadaşımı Tarlabaşı’ndan alıyorum ya da oraya bırakıyorum. “Travesti almak” ne zaman deyimleşti bir hakaret sözcüğü olarak…

Hadi Tarlabaşı ve travesti kelimeleri seks işçiliğini çağrıştırıyor diyelim. Fuhuş bu ülkede suç değil, seks işçileri öcü değil, ayrıca hayatlarımızın o kadar dışında tanımadığımız, bilmediğimiz insanlar değiller. Akrabalarımız, komşularımız, ablamız, ağabeyimiz ya da en yakın arkadaşımız olabilirler. Seks işçilerinin bir kısmı da transseksüel olabilir, bu durum bu kadar “korkunç”, “hakaret” sayılacak bir durum değil.

Umarım Gökbakar’ın avukatları mahkemede, muhafazakâr, trans bireyleri, seks işçilerini genel ahlak ablukasının içine itecek bir yerden değil, Gökbakar’ın mahremiyet hakkının ihlali üzerinden gider.

Eşcinsel, biseksüel, transseksüel olmayı ifşa edilecek bir durum gibi göstermek ya da eşcinsel, biseksüel ve trans bireylerle yan yana gelme hallerini hakaret gibi algılamaktan vazgeçtiğimiz ölçüde özgürleşebiliriz ve adalet yerini ancak o zaman bulur.

Trans Kimlikler Hastalık Değildir

“Trans kimliklerin (transseksüel ve transgender) hastalık tanımından çıkarılması gerekliliğini savunan bir kampanya olan Stop Trans Pathologization-2012 “Sözde ‘cinsiyet kimlik bozukluklarının’ tüm dünyada ve Türkiye’de kullanılan Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 2013′te yenileyeceği Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı DSM (The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) ve Dünya Sağlık Örgütü’nün 2014′te yenileyeceği Uluslararası Hastalık Sınıflaması ICD (International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems) teşhis kılavuzlarından çıkarılması ve trans bireylerin sağlık haklarının güvence altına alınmasını” amaçlayan bir kampanyadır.”(1)

“STP 2012 kampanyasının dahilinde, Ekim 2007’den beri tüm dünyada değişik şehirlerde eşzamanlı gösteriler düzenlenmiştir. Trans Kimliklerin Hastalık Tanımından Çıkarılması için Uluslararası Eylem Günü 23 Ekim 2010 tarihinde tüm dünyada, farklı şehirlerde gösteri ve eylemler gerçekleşmiştir. İstanbul’da Taksim Meydanı’nda başlattığımız Galatasaray Meydanı’nda basın açıklamasıyla son verdiğimiz bu coşkulu eyleme, İstanbul LGBTT Sivil Toplum Girişimi, Voltrans Trans Erkek İnisiyatifi, Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği ve Kadın Kapısı’ndan aktivistlerin yanı sıra feminist, insan hakları ve üniversitelerdeki LGBT örgütlerinden birçok kişi katılmıştı. Bu eylemler yalnız İstanbul’da değil Ankara’da ve dünyanın birçok farklı şehirlerinde de gerçekleşmiştir.”(2)

Şu ana dek, aynı anda gerçekleşen eylemlerle 45 ülke kampanyaya katılmıştır.(3) Şehirlerin sayısından da anlaşılacağı gibi dünyanın birçok yerinde trans hakları ihlali yaşanmaktadır. Uluslararası Af Örgütü web sitesinde “Lezbiyen Gey Biseksüel Travesti/Transseksüel (Transgender) Sorunları” başlığı altında yayınlanan bu yazı dünyanın farklı yerlerindeki trans bireylerin yaşadığı hak ihlallerini gözler önüne sermektedir.

“Birçok ülkede trans kişilerin hakları korunmuyor; sadece olmak istedikleri gibi yaşadıkları için kovulabiliyorlar. Birçoğu, nasıl niteliklere sahip olurlarsa olsunlar, bir yerlerden başlamak için bir iş sahibi olamıyorlar.” Türkiye ve Kosta Rika’daki trans toplulukları da devamlı bir şekilde polis tarafından cinsel ve diğer şekillerdeki istismarlar ile taciz ediliyorlar. Birçok sıradan yöntem ile trans kişiler sürekli ayrımcılığa uğruyorlar. Sağlık hizmetlerini kullanmak onlar için büyük bir sıkıntı; aşağılama ve daha kötü muameleye maruz kalmak ise zaten hepsi için ortak. Bunun sonucu olarak hastalandıkları zaman birçoğu sağlık yardımı almaktan kaçıyor. Birçok ülkede trans kişiler cinsiyetlerinin yeniden tayin edilmesi için gerekli olan önemli belgeleri alamıyor; bu durum evlilik olasılıklarının reddedilmesine yol açıyor, aşağılanmaya neden oluyor, hatta yanlış belge kullandıkları gerekçesiyle durumun daha da kötüleşmesine ve tutuklanmalarına bile sebep olabiliyor.”

“İkili cinsiyet modelinin acımasız katılığı ve bu durumun ortaya çıkardığı insan hakları ihlallerinin zorlayıcı koşullarının temelini oluşturduğu Transgender (Travesti/Transseksüel) Hareketi, cinsiyet çizgisinde karşı tarafta olan kişilerin oluşturduğu genel birlikteliğin hareketidir. Cinsiyet geçiş ameliyatı geçirmiş veya geçirmemiş interseksler ve transseksüellerle birlikte travesti ve cross-dresser’ları da kapsayan bir harekettir bu. Bu mücadele, cinsiyet kimliğimiz ne olursa olsun, bizi erkeksi ve kadınsı olmanın katı ve basma kalıp ifadelerinden kurtarıp, hepimizi özgürleştirme potansiyeline sahiptir.”(4)

Bu uzun soluklu kampanya ile amacımız sokaklarda coşkuyla yürüyerek, trans kimliklerin değil, diğer cinsiyetleri ve yönelimleri görmezden gelerek, ötekileştirerek kendini vareden heteroseksist ve ikili cinsiyet sisteminin hasta olduğunu tüm dünyaya haykırmak; medya aracılığıyla taleplerimizi, devlet yetkililerine ulaştırmak ve maruz kaldığımız ayrımcılığı, şiddeti kısaca hak ihlalleri sonucunda doğan mücadelemizin sesini tüm dünyaya duyurmaktı.

Trans aktivistlerin başlatmış olduğu bu kampanya, 1979 yılından bu yana trans kimlikleri “cinsel kimlik bozuklukları” kapsamında değerlendirerek “tanı ve tadavi” için standart bakım prosedürü geliştiren, buna bağlı olarak cinsiyet tayini kararının iki aşamada verilmesini tavsiye eden ve bugün halen İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde harfiyen yerine getirilen Harry Benjamin kriterlerini sorgula(t)mış, trans aktivistler ve psikiyatristler arasında tartışmalara neden olmuştur. 2012 yılında açıklanması gereken DSM-5 2013 yılına ertelenmiştir. Halen hazırlık aşamasında olan DSM-5’te transeksüelite kategorisi gözden geçirilmektedir.

“Bizler kadınlık ve erkeklikten ibaret ikili cinsiyet sistemini tek ve mutlak bir seçenekmiş gibi dayatan aşırı katı anlayışı ifşa ediyoruz. Bu ikili cinsiyet sistemi sonradan inşa edilmiştir ve bu nedenle sorgulanabilir. Sırf bizim buradaki varlığımız bile bunun yanlış olduğunun bir kanıtıdır ve bu da gerçeğin daha çoğulcu ve daha çeşitli olduğuna işaret eder. Tıp ve devlet bizi hasta olarak tanımladıkça bizim kimliklerimizin, bizim hayatlarımızın onların sistemini ne kadar derinden sarstığını itiraf etmektedirler. Bu yüzden diyoruz ki, hastalık bizde değil, bu ikili cinsiyet sistemindedir.”(5)

“Ayrımcılık Mevzuatı LGBTİ’leri de kapsamalı!”

Kaos GL, Pembe Hayat ve Siyah Pembe Üçgen İzmir dernekleri ortak bir çağrı yayınlayarak Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu Yasa tasarısına “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin eklenmesini talep etti.

Hükümetin sivil toplum örgütlerinin taleplerine kulak vermesini talep eden çağrının tam metni şöyle:

2006 yılında İHOP ve Uluslararası Azınlık Hakları Komisyonu tarafından hazırlanan Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu Yasa Tasarısı, Hükümet tarafından 2009’un sonlarında, “Demokratik Açılım”ın bir adımı olarak düzenleme vaadiyle İçişleri Bakanlığı aracılığıyla Barolara, Akademik çevrelere ve STK’lere ulaştırıldı.

Taslağın “Eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı, yasak kapsamındaki ayrımcılık türleri” başlıklı 3. Maddesi’nde, “cinsiyet, ırk, renk, dil, din, inanç, etnik köken, cinsel kimlik, felsefi ve siyasi görüş, sosyal statü, … ve benzeri temellere dayalı ayrımcılık yasaktır” hükmü yer alıyordu. İçişleri Bakanlığı’nın resmi sitesinde duyurulan Taslak’ın son halinden ise “cinsel kimlik” ve “etnik köken” ibaresi çıkartıldı.

Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Kasım 2009’da TBMM kürsüsünde yaptığı konuşmada, insan hakları ile ilgili idari denetim mekanizmalarının uluslararası kurallara uygun olarak kurulacağını, Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu oluşturulacağını belirtmişti.

İnsan hakları örgütlerinin temsilcilerinin Bakan’la görüşmeleri ile olumlu bir süreç başlamıştı. İçişleri Bakanlığı bu alandaki çalışmasını, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Azınlık Hakları Grubu (MRG)’nin katkısı ile İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) tarafından hazırlanan taslağı esas alarak başlatmıştı.

Ayrımcılığın temellerini yeniden tanımlayan bu çalışmada tanımlanan ayrımcılıklar arasında “cinsel kimlik” de yer alıyordu.

İHOP’un hazırladığı ve Adalet Bakanlığınca kabul edilen Taslak’ta, “cinsel kimlik” tanımlanmış ve “heteroseksüel, eşcinsel, biseksüel, transeksüel, travesti ve benzeri cinsel kimlikleri ifade eder” olarak belirtilmişti.

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunundan cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibarelerinin içinde olduğu ayrımcılık yasağını düzenleyen madde tamamen çıkartılarak kanunlaştı.

Sivil anayasa tartışmalarında anayasanın eşitliği düzenleyen ve ayrımcılığı yasaklayan maddesinden “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ibareleri CHP ve BDP’in ısrarlı taleplerine rağmen çıkartıldı.

2010 yılından bu yana tasarıya ilişkin her hangi bir çalışma yapılmadı. Kasım ayı başında yapılan Reform İzleme Grubu toplantısında İçişleri Bakanının önerisiyle Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu yasa tasarısı yeniden gündeme geldi.

Kaos GL, Pembe Hayat ve Siyah Pembe Üçgen İzmir Dernekleri olarak, Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu Yasa tasarısının sivil toplumun taleplerini kapsayacak şekilde ve “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ile “etnik köken” ibarelerinin “Eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı, yasak kapsamındaki ayrımcılık türleri” başlıklı 3. Maddesine eklenmesini talep ediyoruz.

Bir harften bir kimliğe

Hepimizin bir şey olduğu ya da bir şey olduğumuzu iddia ettiğimiz, ama içi hiç bir zaman dolmayan kocaman cümleleri bir çırpıda söyleyebilme konforundan vazgeçmek istemiyoruz. Hepimiz Çingene’yiz mesela ama hiçbirimiz “esmer” bir tenin yükünü taşımıyoruz. Hal böyle iken bilerek veya bilmeyerek çok cici söylemlerimiz oldukça; haksız, üstten, otoriteryen, dayatmacı sistemin küçük sevimli askerlerine dönüşüyoruz. Hepimiz Çingene değiliz çünkü bir kimliği “sahiplenme”, “üstüne alma” çabası; “iyi niyetli” bir haksızlığa dönüşüveriyor kolayca. Bacağımdaki ağrı her geçen dakika artıyor ve saatler geçtikçe yürüyemez hale geliyorum ve sonunda yere yığılıp kalıyorum. Sağ bacağım artık bana ait değil gibi hissediyorum, ağlamaktan başka ne yapacağımı bilemiyorum. Hayatım boyunca devam edecek bir ıstırabın gönüllüsü oluyorum. Hormon iğnemin yanlış damara vurulmasıyla başlayan ve yaklaşık 30 saat süren sakatlığım ve dayanamadığım acıya rağmen 112’yi arayamama korkum, içimden yükselen, “Ne hormonu kullanıyorsun, sigortan var mı, bu kimlik senin mi” sorularına nasıl direneceğim endişesinden geliyor. Neden bunları yaşıyorum sorusuna verilecek o kadar çok yanıt var ki… Acı içinde kıvranıyorum çünkü devlet benim herkes gibi hastaneye gidebilmeme engel oluyor, daha önce hastane koridorlarında yaşadığım sayısız ayrımcılık, dışlama, ağlatma, bir insan olduğumu unutup panik içinde yanıtladığım ve soranın yüzünü hiç kızartmayan ama ne yazık beni mahcup eden ve her defasında neden bunlara yanıt verdim ki deyip kendime kızdığım deneyimler, bacağımın ağrısını çekmeye razı olmam gerektiğini söylüyor. Kimse bilmiyor neden kambur yürür bir trans erkek, kimse bilmiyor sesine nasıl yabancılaşır? Adliye koridorlarından hastane koridorlarına çekingen ürkek adımların artık yaşamaktan yorulmuş bu bedene neler yaptığını bilmiyor kimse. Hepimizin bir şey olduğu ya da bir şey olduğumuzu iddia ettiğimiz, ama içi hiç bir zaman dolmayan kocaman cümleleri bir çırpıda söyleyebilme konforundan vazgeçmek istemiyoruz. Hepimiz Çingene’yiz mesela ama hiçbirimiz “esmer” bir tenin yükünü taşımıyoruz. Hal böyle iken bilerek veya bilmeyerek çok cici söylemlerimiz oldukça; haksız, üstten, otoriteryen, dayatmacı sistemin küçük sevimli askerlerine dönüşüyoruz. Hepimiz Çingene değiliz çünkü bir kimliği “sahiplenme”, “üstüne alma” çabası; “iyi niyetli” bir haksızlığa dönüşüveriyor kolayca. Stonewall’u ayağa kaldıran; bir travestinin, sokakta ucubeye dönüşmüş bedenini özgürce yaşama haykırışı ve transların en edepsiz en bacak omuza en dişe diş beden hapishanesinden çıkmak haykırışını örgütlüyor ve dünyayı sarıyor. Bir transın 5 yaşında kurmaya başladığı hayale, okulda etek giyerken her gün ve her gün, istemediği sevmediği bir isimle çağrılırken her gün, evden çıkarken sarıp sarmaladığı memesine, incelttiği sesine, çocuk yaşta başladığı ve ölene kadar temrin ettiği “ben gördüğünüz şey değilim” haykırışını içinizde duyabiliyor musunuz? Öldüğümüzde bize dokunmak istemeyen, cesedimizden dahi korkan ve cenazemizi erkişi/hatunkişi olarak kaldıran ve yaşarken bu kaygıları aklımızdan çıkarabildiğimiz tek bir an yokken, tüm dünyada bize ait olan kimliğimiz bir pazarlama nesnesine dönüşüyor ve bir çırpıda çıkıyor ağızdan “hepimiz travestiyiz” diye. Hayır, hepiniz travesti değilsiniz neden olasınız ki zaten ya da buradan mı geçmeli birlikte örgütlenmenin yolu. Beden, tek başına bir mücadele alanıdır ve içinden çıkmak için ölmek yetmez, beden gözlerinizin altındaki çizgilere, adımlarınıza, ellerinize ve tüm zerrelerinize sinmiş bir bilinmez kara delikken, esmer tenin ağırlığı bir sloganın yıkacağı basit bir çağrışıma indirebilir mi? Birlikte mücadelenin belki de en önemli en samimi yanı kimliklerimizi heteronormatif ikili cinsiyete kurban etmeden yani kimsenin travesti, eşcinsel, Kürt, Ermeni olmasına gerek kalmadan ama bir özne olarak kimliğin yapısal farklılıklarını, gündelik yaşam pratiğimizdeki farklılıkları aklımızdan çıkarmayarak yan yana yürüyebildiğimizde daha umut verici bir güne uyanabiliriz. Dilerim o günler yakındır halen yaşamaya dair bir inancım varsa bir gün bir dakika bir saniye bile olsa bu düşü görebilmek içindir.